Hayvanların queer devrimi

Hayvanların Queer Devrimi

Penguenler eşcinselliklerini gizlemeyi bırakıyor mu?

“Queer: eğri, çarpık olan. Tuhaf, acayip, rahatsız. Kullanım: Queer kelimesi ‘eşcinsel’ anlamında ilk kez 20. yüzyıl başında kullanılmıştır. Bununla birlikte son yıllarda birçok gey, kelimeyi negatif çağrışımlarından arındırmak amacıyla gey veya eşcinsel yerine kullanmaya başlamıştır.” New Oxford American Dictionary

1915 ile 1930 yılları arasında Edinburgh Hayvanat Bahçesi’nde bir grup penguen yaşamaktaydı. Bu yıllarda bir zoolog ekibi, sabır ve dikkatle bu grubu gözlemledi ve her bir penguene ad vermeye başladı. Bir isim almadan önce her penguen cinsel kategorilere yerleştirilmişti: Oluşan çiftlere göre bazıları Andrew, Charles, Eric, diğerleri Bertha, Ann, Caroline vs. olarak adlandırılmıştı.

Fakat yıllar geçtikçe ve gözlemler biriktikçe, gitgide rahatsız edici hale gelen olgular bu güzel hikâyeye halel getirmiş, ve kategorilerin basite indirgeyici bir varsayım üzerine kurulduğunu kabul etmek gerekmişti: Bazı çiftler bir erkek ve bir dişi penguenden değil, bir penguenler grubundan oluşuyordu. Böylelikle kuşların değil gözlemcilerin yanıldığı kimlik permütasyonları Shakespeare’vari bir karmaşıklığa varmıştı. Kuşların da bu işte bir parmağı olduğunu ve eşleri değiştirerek meseleyi daha da karmaşıklaştırdığını ekleyelim. Sakin geçen yedi senelik gözlemden sonra, biri hariç bütün cinsiyet tayinlerinin hatalı olduğu fark edilmişti! Böylelikle büyük bir ad değişikliği operasyonu yapıldı: Andrew’in adı Ann olarak değiştirildi, Bertha Bertrand’a, Caroline Charles’a, Eric Erica’ya dönüştü ve Dora, Dora olarak kaldı. Birlikte huzurlu günler geçiren Eric ve Dora’nın adları bundan böyle Erica ve Dora’ydı; eşcinsel oldukları anlaşılan Bertha ve Caroline ise bundan böyle Bertrand ve Charles olarak çağırılacaktı. Bu gözlemler doğanın imajına zarar vermeyecekti. Eşcinsellik, hayvanlar âleminde ender bir fenomendi ve bu penguenler kuşkusuz hayvan çiftlikleri ve hayvanat bahçelerinde nadir rastlanan ve tutsaklık koşullarından kaynaklandığı varsayılabilecek birer patolojik vakaydı. Bu da, eşcinselliği zihinsel bir hastalık olarak sınıflandıran beşeri psikopatolojilerle mükemmel bir uyum içindeydi. Eşcinsellik, doğanın da tanıklık edebileceği gibi, doğaya tamamen aykırıydı. Gelgelelim 1980’li yıllarda doğa fikir değiştirmiş gibiydi. Artık doğada rastlanan eşcinsel davranışların haddi hesabı yoktu. Elbette aynı yıllarda, queer devriminin ve Amerika’daki eşcinsel hareketlerin bu masum yaratıkları da zehirleyen korkunç sonuçlarını dikkate almak gerekecektir. Soruyu başka türlü sormak lazım: O âna kadar neden doğada eşcinsellik görülmemişti? Denemeci Bruce Bagemihl, eşcinselliğini açıklamış türlerin dökümünü yapmayı amaçlayan uzun soruşturması sonrasında yazdığı Biological Exuberance [Biyolojik Coşkunluk] ki- tabında birçok hipotezi değerlendirir. Öncelikle, der Bagemihl, eşcinselliği görmüyorduk, çünkü görmeyi beklemiyorduk. Olguları içinde barındırabilecek hiçbir teori yoktu. Eşcinsel davranışlar bir evrim paradoksu gibi görünüyordu, zira eşcinsel hayvanlar prensipte genetik mirasını aktarmıyordu. Bu görüş bir yandan cinsellik hakkında, diğer yandan eşcinsellik hakkında oldukça dar bir kavrayış ortaya koyar. Birincisi, bu kavrayışa göre hayvanlar yalnızca üreme amacıyla çiftleşmelidirler. En katı tanrı hiçbir imanlı insandan elde edemediği erdemi hayvanlardan elde etmeyi başarmış olmalıydı. Hayvanlar, sadece hayatta kalmak ve üremek için faydalı olan şeyleri yapacaktı. İkincisi, eşcinsel hayvanlar sadece aynı cinsiyetten partnerlere yönelmeli ve bu bakımdan ortodoks bir katılığın delili olmalıydı. Ancak aynı cinsiyetten bir partnere yönelik davranışlar gözleyenler için işlevselci bir açıklama mükemmel bir gerekçe sağlayabilir ve söz konusu davranışı cinsellik alanından çıkarma gibi bir meziyete sahip olabilirdi. Öğrenciyken etoloji dersinde bize bir maymun bir başka maymuna cinsel organını gösterdiğinde ve “üzerine çıkması”na izin verdiğinde –aynı şeyin inekler için de söylendiğini duydum– bunda cinsellikle alakalı hiçbir şey olmadığı öğretilirdi; kabul edilen konuma göre bu yalnızca birinin baskınlığını veya diğerinin itaatini tasdik etmenin bir yoluydu. Son olarak, etkisi azımsanmayacak bir başka neden de, araştırmacıların doğada çok az eşcinsel davranış gözlemlemesinin bunun ender görülmesinden ileri gelmesidir. Bu davranışlar ender değildir, yalnızca biz onları görmeyiz. Tıpkı heteroseksüel davranışların da çok ender gözlemlenmesi gibi; çünkü o anlarda oldukça savunmasız olan hayvanlar genelde gizlenerek, görülmekten kaçınarak bunu yapar; ayrıca insanı potansiyel bir avcı olarak düşündüğü için ondan da gizlenecektir. Her yıl yavruların doğduğu düşünüldüğünde, nadiren gözlemlenmesine rağmen hiç kimse hayvanların bir cinselliği olduğundan şüphe etmemişti. Fakat ender demek, “hiç olmadığı” anlamına gelmez; keza eşcinsel davranışlarla ilgili olarak da bu böyledir. Nasıl olur da araştırma raporlarında bu kadar uzun süre bundan söz edilmemiştir? Primatolog Linda Wolfe, 1980’li yılların sonunda meslektaşlarına bu konu hakkında sorular sormuştu. Bu kişilerden birçoğu, isimlerinin gizlenmesi kaydıyla erkeklerde olduğu gibi dişilerde de eşcinsel davranışlar gördüğünü söylemişti; fakat homofobik tepkilerden ve kendilerinin eşcinsellikle itham edilmesinden kork- muşlardı. Bu nedenlerden dolayı, haklı olarak queer devriminin bir şeyleri değiştirdiği düşünülebilir. Bu devrim tam anlamıyla heteroseksüel olmayan tavırların var olabileceği fikrine kapı açmış ve araştırmacıları bu konuyu araştırma ve bu araştırmalar hakkında konuşma konusunda cesaretlendirmiştir. Günümüzde yunuslardan babunlara birçok hayvan, makaklar, Tazmanya kazları, Meksika alakargaları, martılar, böcekler ve elbette meşhur bonobolar da bu devrime katılmıştır. Aynı zamanda hayvanların cinselliği, deyim yerindeyse kendi “kültürel devrim”lerini tecrübe etmiştir. Kültürden dışlanmış hayvanlar, bugün kültür düzeninde tanzim edilme hakkını talep edebiliyorlar. Bundan böyle “kültürel” olarak adlandırılan gruplara özgü zanaatler, geleneklere (aletler veya silahlar), rağbet gören şarkılara (mesela balinalar), av, beslenme ve iyileştirme pratiklerine, lehçelere sahiptir; edinilen, aktarılan, bir kenara bırakılan, farklı akımları ta- kip ederek bir şeylerin icat edildiği ve yeniden icat edildiği pratikler. Eşcinsel boyutu da dahil olmak üzere, artık cinsellik de bu kapsama girmeye adaydır ve kültürel edinimin işaretini taşır. Örneğin Japon dişi makaklarda cinsel fiillerin gerçekleştirilme tarzı bazı farklılıklar sergiler: Bazı pratikler belirli gruplarda daha popülerdir ve başka tarzların yerine geçen icatlarla zaman içinde evrilirler. Bazı cinsel faaliyet “gelenekler”i veya modelleri icat edilip, toplumsal bir etkileşimler ağı üzerinden aktarılarak gruplar veya popülasyonlar içinde ve arasında, coğrafi bölgeler ve nesiller boyunca hareket edebilir. Bagemihl’e göre üreme dışı bir bağlamı olan cinsel yenilikler, kültürel evrim açısından önemli başka olayların gelişimine, bilhassa da iletişim ve dilin gelişimine, ayrıca tabuların ve toplumsal ritüellerin yaratımına katkıda bulunmuş olabilir. Böylelikle bonobolarda davet, istenilen pozisyon gibi şeyleri belirten 25 el işaretinden oluşan bir dil bulunabilmiştir. Bu işaretlerin şeffaf, anlamlarının okunabilir olması mümkündür; fakat bazıları şifrelidir ve partnerinin anlaması için önceden bunları bilmesi gerekir. Örneğin bir grupta eşin arkasını dönmesini isteyen jest, kendi etrafında dönen elle ifade edilir. Bu işaretlerin opaklığı ve farklı stillere bürünmesi, soyut simgelerin söz konusu olduğunu düşündürür. Jestlerin sırası, bizi hayvanların söz- dizimi kullanabildiği hipotezine götürür. İlişkilerin örgütlenişi ise karmaşık kodların izlerini taşır. Bagemihl’e göre bazı türlerde birinden nasıl kaçınılacağıyla ilgili kurallar, heteroseksüel ve homoseksüel ilişkilerde farklılık gösterir; belirli bir tür partnerle yapılmasına izin verilmiyor gibi görünen şey başka ilişkilerde mümkün olabilir. Bagemihl’in yaptığı gibi, bu pratiklerin çeşitliliğine odaklanmak açıkça siyasal bir meseledir. Bir yandan bu çeşitlilik, cinselliği doğal alandan çıkarıp kültürel alana yerleştirir. Bu önemli bir meseledir ve bir tercihi yürürlüğe koyar. Söz konusu olan, eşcinselliği zihinsel patolojiler alanından veya yasal alandan –ABD’deki bazı eyaletlerde eşcinsellik hâlâ dava konusu olabilen bir meseleydi– çıkarmak değildir. Bagemihl, kendi- sine uzatılan, eşcinselliği patolojik bir durum ve bir suç olmaktan çıkarmaya stratejik olarak katkıda bulunabilecek müttefiklerin yardım elini reddeder. Uzatılan el, şu basit önermeyi içerir: Eşcinsellik doğalsa, bu durumda ne patolojiktir ne de suç olabilir. Nitekim doğal olmama argümanı Bowers davası sırasında, Georgia’lı bir hâkim ta- rafından kullanılmıştı. Eşcinsel ilişki sırasında suçüstü yakalanan Bowers, mahkûm edilmiş ve suçlamayı gerekçelendiren argümanlar arasında bu fiilin doğal olmayışına vurgu yapılmıştı. Eşcinselliği doğallaştırmak aslında birçok meseleyi çözebilir. Bagemihl’e göre eşcinsellik doğal olsa bile, “Doğal olan doğrudur,” denklemine dahil edilemez. Doğa, var olanın olması gereken olduğunu bize söylemez. Hayal gücümüzü besleyebilse de eylemlerimizi bir şeye mecbur edemez. Bu hikâyedeki ironiye değinmeden geçemeyeceğim. 2003 yılında iki eşcinsel, Lawrence ve partneri, gece vakti huzuru bozma şikâyeti ile polis tarafından yatakta yakalandığında, Texas mahkemesinin açtığı davada, Bagemihl’in reddine rağmen kitabı anılmıştı. Georgia mahkemesinin Bowers davasındaki hükmüne dayanarak eşcinsellik suçundan dava edilmişlerdi. Texaslı hâkimler emsal hükmün dayattığı içtihadı uygulamayı reddedecek ve başka gerekçelerin yanı sıra Bagemihl’in kitabına dayanarak doğallık argümanını kabul etmeyecekti. Dava sonunda eşcinsellik karşıtı yasanın anayasaya ay- kırı olduğuna karar verildi.

Biological Exuberance kitabının yazarının eşcinselliği doğal bir olgu olarak sınıflandırmayı reddetmesinin daha az teorik olan başka bir nedeni daha var. Bagemihl, sadece eşcinsel değil, queer’dir. Onu ilgilendiren, “uslanmaz bir şekilde çoğul olan, farka izin veren, anormal veya sıra dışı olanı alışıldık ve yönetilebilir bir şeye indirgemeden onurlandıran bir dünya”dır. Queer olmanın anlamı bundan daha iyi tanımlanamaz. Queer olmak siyasal bir iradedir ve bu siyasal irade sadece insanlarla ilgili değildir. Bizi çevreleyen dünyayla ilgilidir. Bu dünyayla ilişkiye girme tarzlarımızla ve bunlar arasında dünyayı tanıma ve bilgiyi uygulama tarzlarımızla ilgilidir. Bagemihl, eşcinselliğin doğal olduğunu kabul etmenin risklerini dikkate alır. Doğal olduğunu kabul etmek, eşcinselliği bu paradoksu çözmeye çalışan biyologların nesnesi haline getirmektir ve Bagemihl, tetikte bekleyen bu biyologları çok iyi tanır: Bunlar sosyobiyologlardır. Bu sosyobiyologlar gerçekten de doyumsuz bir iştahla bu yeni meseleye girişmiştir: İşte teoriyi ispat edecek ve teorinin kapsamını genişletecek bir vaka daha, diye düşünürler. Teorileri “maymuncuk” [tout terrain] işlevi görecek ve tüm dünya sosyobiyolojikleşecektir. Zira akrabalık teorisinin eşcinsellik için katı bir ortodoks eşcinsellik kavrayışına dayanan topyekûn bir çözümü vardır. Kuşkusuz eşcinseller, genlerini soylarına aktarmazlar; dolayısıyla bu geni taşıyan soyların yokluğunda bunların kaybolmuş olması gerekir, yani söylemeye bile gerek yok, eşcinsellik genetiktir. Fakat eşcinseller bir aileden sorumlu olmadıkları için boş zamanlarını ve dikkatlerini, aynı genetik mirasın taşıyıcısı olan yeğenlerine vakfederler. Dolayısıyla genin yayılmasını sağlamaya devam edecek olan bu yeğenlerin soylarıdır. Bu tür bir biyoloji, siyasaldır; eleştirilen anlamda –teoriler kolaylıkla kadın düşmanı, ırkçı, soy arıtma yanlısı, kapitalist vs. teoriler olarak tercüme edilebilir– değil, basitçe söylersek, konu ettiği varlıkları aptal sayan [abêtir], aşağılayan, yoksullaştıran teoriler olması anlamında siyasaldır. Başka bir deyişle sosyobiyoloji teorisi –psikolog Françoise Sironi’nin sözleriyle– istismarcı bir teoridir. Her davranış salt genetiğe indirgenir; varlıklar, fark etmedikleri ve rahatsız edici bir basitlikte olan yasalarca belirlenen kör embesillere dönüştürülür. Ne icat, ne çeşitlilik ne de hayal gücü vardır ve bunlar her şeye rağmen varlığını sürdürüyorsa, sebebi, genlerimizi yaymamız için seçilmiş olmalarıdır. Aynı zamanda hem queer hem de sosyobiyolog olunmaz.

Fakat hayvanların “hakikaten”, bizimle aynı anlamda eşcinsel oldukları söylenebilir mi? Bagemihl yanıtlar: Peki bizim öyle olduğumuzu söyleyebilir miyiz ki? Bu şekilde, genç delikanlılara bayılan Antik Yunan’dan günümüze en çeşitli varoluş tarzlarına kadar aynı gerçeklikleri mi tanımlıyoruz? Hayvanlarda aynı cinsiyetle ilişkileri düzenleyen tüm biçimler yelpazesinin de “hakikaten” öyle olduğu söylenebilir mi (☛ Versiyonlar)? Bruce Bagemihl’in projesinin tutarlılığı bence bu noktadadır. Biyoloji, doğa ve varlıkların çeşitliliği ve taşkınlığına karşılık vermeli, bunların gerektirdiklerine denk düzeyde olmalıdır. Bagemihl’in biliminsanlarının görevi hakkında söyledikleri bu temayüle tanıklık eder: yorumları çoğaltma imkânı elde etmek için olguları çoğaltmak. Burada “maymuncuk” teorilerden uzağızdır; şeylerin çeşitliliği yorumların çeşitliliğini dölleyecektir. Bu ayrıca Bagemihl’in “olgulara hakkını verme” olarak adlandırdığı şeydir. Doğa siyasal bir projeye, queer bir projeye davet edilir. Doğa bize ne olduğumuz ve ne yapmamız gerektiği hakkında herhangi bir şey öğretmez. Fakat hayal gücümüzü besleyebilir ve pratiklerin, varlık ve varoluş tarzlarının çoğulluğu için iştah kabartabilir. Kategorileri her an yeniden karar, her birinin çok boyutluluğundan hareketle yeni kimlik tarzları yaratır. Örneğin, erkek veya dişi olmanın anlamı birçok hayvanda toplumsal cinsiyeti yaşamanın çoklu tarzlarına benzeyen yaratıcı modlara göre değişir. Bazı kuşlarda –hatta zaman zaman aynı türün üyelerinde– iki karakteristik duruma rastlanır: Bir yandan, iki dişinin hayatları boyunca çift halinde yaşadığı, her yıl birlikte yuva yaptığı, dişilerden birinin bir erkekle çiftleşerek dölleyeceği yumurtalar üzerinde kuluçkaya yattığı, birbirlerine karşı düzenli olarak kur yapma davranışları sergilediği ama asla çiftleşme davranışı sergilemediği görülebilir. Öte yandan, bir erkek kuşun ha- yatı boyunca aynı dişiyle çift olduğu, düzenli olarak çiftleştiği ve yavruları yetiştirdiği, ama belli bir durumda bir erkekle çiftleştiği (ve belki de sonra bunu bir daha hiç yapmadığı) görülebilir. Bunları kategorilere nasıl ayırabiliriz? Bunlar eşcinsel, biseksüel ilişkiler midir? Bu kuşlar değişmez biçimde erkekler veya dişiler midir? Kuşların ne yaptığını ve ne olduğunu izah etmek için bunlar uygun ve geçerliliğini koruyan kategoriler midir?

Bu soruları sorarken, trans bireylerle çalışan Françoise Sironi’nin yazılarında bulduğum bir ayrıntıyı fark ediyorum. Sironi’nin desteklediği queer projesinin kökeni cinsel kimlik ve toplumsal cinsiyet meselesine dayanır, fakat siyasal amacı öncelikle düşünmeye zorlayan ve düşünceyi teşvik eden bir pratiğe bağlıdır. Bu iki yaklaşım, varoluş tarzlarını, normlarla ilişkileri, kişinin kendisiyle ve başkalarıyla olan ilişkilerini dönüştürmeyi ve olanaklar açmayı hedefler. Zira bu klinisyenin isteği, meslektaşlarının tatbik ettiği “teorik istismar”a karşı kendisiyle görüşenlerle birlikte mücadele etmeye yardımcı olmayı, “toplumsal cinsiyeti normatif prangalardan kurtarma”yı ve toplumsal cinsiyetin “inanılmaz yaratıcı dirimselliği”ni desteklemeyi öğrenmek olsa da, aynı zamanda düşünmemize ve başka “çağdaş kimlik inşaları” hayal etmemize yardımcı olmak amacıyla onlara –metamorfoz uzmanlarına– yaslanır. “Kimlik aşırı ve trans öznelerin modern dünyada bir işlevi vardır […] Onların işlevi, oluşlara olanak tanımak, kendinde ve dünyada çoğulluğun çeşitli ifadelerini göstermektir.” Yurtsuzlaşmak, arzunun yeni tertip-failliklerine açılmak, metamorfoz iştahını kabartmak ve çoklu aidiyetlerde kendini kurmak.

Menü